Demokrasinin Tarihsel Gelişimi
Demokrasinin başlangıcı çok eski zamanlara kadar ulaşır. Fakat bugünkü, anlayış şekline göre demokrasi, eski Yunanlılar zamanından sonra başlamış sayılır. Eski Yunan şehir, devletlerinin (sitelerinin) yönetim şekli, asıl demokrasiye örnek gösterilir. O devirde henüz temsili sistem bilinmiyordu. Diğer taraftan nüfus da azdı. Bu sebeple doğrudan doğruya demokrasi uygulaması yapılıyordu. Fakat, bunlarda tutsaklara (esirler) ve kölelere, diğerlerine verilen demokratik haklar verilmediği için, ayrıca kadınlara oy verme hakkı tanınmadığından bu devir demokrasisine, gerçek manada demokrasi denilemez. Bu demokraside, köleler, tutsaklar ve kadınlar hariç herkes oylamada hazır bulunur, yönetime de seçilebilirlerdi. Bu tür demokrasi, özellikle M.Ö. V. yüzyılda Yunanistan’da uygulanmıştır. Sonradan eski Yunan şehir sitelerinin ortadan kalkması neticesinde bu demokrasi akımı da durmuştur.

Yıkılan demokrasinin yerine aristokrasi geçmiştir. Bu ise, ülkeyi en seçkin kimselerin yönetmesi esasına dayanıyordu.

Romalılar, Yunanistan’a yakın olmaları sebebiyle demokrasiye yabancı değillerdi. Fakat bunlarda da oligarşik bir cumhuriyet vardı. Sonradan bu ülke imparatorluk yönetimine geçmiştir.

Daha sonra Avrupa’da feodal krallıkların ortaya çıktığını görüyoruz. On altı ve on sekizinci yüzyıllar arasında bunların yerini de mutlakiyet idareleri almaya başladı. Ortaçağda zaman zaman görülen cumhuriyetlerin de demokrasi değil, oligarşi olduğu tarihi bir gerçektir.

18. yy.da demokrasi
Aradan zaman geçtikçe mutlakiyet idarelerine karşı birçok ülkelerde hoşnutsuzluk başladı. Bu hoşnutsuzluk 18. yüzyılda daha da büyüdü ve demokrasiye doğru adım atılmaya başlandı. Bunun ilk semeresi Amerika’da görüldü. 1776 yılında İngiliz egemenliğinden kurtulmak gayesiyle Amerikan kolonileri birleşerek “Özgürlük Bildirisi” yayınladılar. Bu bildiri, demokrasi tarihinin klasik belgelerinden biridir. Bu daha sonra, 1787’de Amerikan Anayasası kabul edilerek, hükümetin halka baskı yapması bu anayasa ile önlenmiştir.

Bugünkü demokrasi tarihin ikinci dönüm noktası kabul edilen 1789 Fransız devrimi ise, mutlakiyet rejimine karşı bir ayaklanma şeklinde başlamış ve “İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi”nin yayınlanmasını sağlamıştır. Neticede 1791 yılında kabul edilen Fransız Anayasası ile, yurttaşların kanun karşısında eşit oldukları ilkesi kabul edilmiştir.

İlk İslam devletinin dört halife devri de bir nevi temsili demokrasi olarak kabul edilir. Bu durum bilhassa hazret-i Ömer zamanında çok belirgindir. Seçimle gelen halifeler bugünkü modern demokrasi anlayışının bütün ideallerini uygulama örneklerini vermişlerdir. Devleti idare tarzları, şahsi yaşayışları ile idare edilenlerin teklif ve fikirlerine itibar etmeleri bakımlarından fevkalade yüksek faziletlerin tatbikatçısı olmuşlardır.

Batıda gerçek anlamda demokrasinin kapısını Fransa’nın açtığı kabul edilirse de, İngiltere, çok daha önceleri, demokrasi biçimi idareye daha yakın örnekler vermiş. Fransız devrimi yanında İngiltere’de oligarşik bir yönetim biçimi vardı. Fakat aynı İngiltere’de 1688 devrimi sonunda kabul edilen anayasa, demokrasinin gelişmesine açıktı. Anayasaya göre kralın gücü zayıflamış, yaşama ve maliye kesinlikle parlamentonun denetimindeydi. Bu anayasa sonradan 1832 ylında daha da demokratik hale getirilmiştir. Bu bakımdan bazılarına göre klasik demokrasinin beşiği İngiltere’dir.

Klasik demokrasi: Avrupa’da feodalitenin yıkılıp, merkezi krallıkların kurulmasından sonra, krallıkların güçlenmesi, aristokrasi burjuvazi çekişmesine yol açmıştır. Bu deneme ilk defa İngiltere’de başlamıştır. Burjuvazi krallık otoritesini sınırlamaya kalkışmış ve neticede “Milli Hakimiyet” teorisi ortaya atılmıştır. Bu sûretle, devlete ait her türlü egenmenliğin millete ait olduğu savunularak “klasik demokrasi”sistemi kurulmuştur.

Klasik demokrasi üç bölüme ayrılmaktadır: “Doğrudan doğruya demokrasi”, “yarı doğrudan demokrasi” ve “temsili demokrasi”. Doğrudan doğruya demokrasi, eski Yunanlılarda uygulanan tarihi bir sistemdir. Buna göre, halk toplanarak topluca yönetim şekline katılır. Bugün bu sistemle idare, İsviçre’nin küçük kantonlarında vardır. Yarı doğrudan demokrasi, bu sistemde, gerçek yönetim halkın seçtiği temsilciler de olmakla beraber, yerine göre halk da, “referandum”, “plebisit” ve “kanunları veto” usulleriyle yönetime iştirak etmektedir. Yine bu sistem İsviçre’de en geniş şekliyle uygulanmakdadır.

Temsili demokrasiye gelince, bu sistemde, hakimiyetin millete ait olduğu prensibi vardır. Yönetim milletin seçtiği temsilciler tarafından ve anayasaya uygun olarak yürütülür. Temsili demokrasiler, hükümet şekillerine göre, “Parlamenter Sistem”, “Meclis Hükümeti Sistemi” ve “Başbakanlık Sistemi” gibi değişik hükümet şekillerine ayrılır. Fakat hepsinde temel esas, devletin, halkın seçtiği ve milleti temsil etmekte olan temsilciler tarafından idare edilmesidir. Bu sistem, kaynaklarını, tabii hukuk ve içtimai mukaveleden alır. Hukuk literatüründe bunların da temsilcileri, Hobbes, Locke, Montesquieu ve Rousseau’dur.

Demokrasiye karşı görüşler: Yirminci yüzyılda, dünya devletlerinin birçoğu, bünyelerine uygun olan demokrasiyi benimsediler. Fakat yer yer demokrasiye karşı görüşler de ortaya çıktı. Bunların en başında Rusya’da yapılan ihtilal sonunda, halk adına bir komünist diktatörlüğü kuruldu (1917). Bunu takiben İtalya’da 1922 yılında Mussolini, Almanya’da 1933 yılında Hitler, diktatörlük yönetimine tarihi bir zorlama neticesinde geçtiler.

Bu tür idareciler, totaliter olmaları sebebiyle demokrasiye zıt görüşteydiler. Sonradan Faşizmin yenilgisiyle İtalya ve Almanya tekrar demokrasiye döndü. Fakat Rusya, totaliter karakterini daha da derinleştirecek komünizm rejimini birçok Balkan ülkesine yayarak bugün artık dağılmış olan Varşova blokunu meydana getirdi. Diğer taraftan dünyanın en kalabalık insanı ülkesinde barındıran Çinde, Rusya’nın entrikaları ile komünizm ağına düştü. Bu ülkede de komünizm rejimi kuruldu.

Komünistler, halka söz hakkı tanımadıkları halde, kendi yönetimlerinin gerçek demokrasi olduğunu iddia ederler. Sözde “halk cumhûriyeti” dedikleri ülkelerinde katı ve kızıl bir diktatörlük vardır. Yakın zamanda bu diktatörlüğe baş kaldıran Macaristan, Çekoslovakya ve Polonya halkı, büyük diktatör Rusya tarafından acımasızca kan dökülerek ezildi ve susturuldu. Komünist devlet yönetimini bütün dünyaya yaymak isteyen ve bu uğurda birçok dünya devletini iç savaşın eşiğine getirerek işgal eden, milyonlarca insanın ölümüne sebep olan Rusya, en son 1979’da Afganistan’ı işgal ederek, komünizmin gerçek yüzünü dünyaya gösterdi.

Dünya ülkelerinin halkları zenginlerken uygulanan bozuk sistem sebebiyle devamlı fakirleşen komünist ülkeler, devrimi dünya yüzeyine yayma inatları sonucunda iyice yoksul düştüler. Ekonomileri çıkmaza girdi. Bunun sonucunda Gorbaçov tarafından uygulamaya konulan perestroika ile çözülme başladı. Asker ve polis gücüyle 73 yıldır inleyen Sovyet Cumhuriyetleri komünizmden vazgeçerek bir bir istiklallerini ilan etme yarışına girdiler. Nihayet 1991 senesinin sonunda Sovyetler Birliği tasfiye edilerek komünist idareye son verip demokrasiye geçildi. Bugün dünyada Küba ve Çin’in dışında komünist idare kalmadı.

Demokrasinin Tarihsel Gelişimi
Bundan 7000 yıl önce, Mezopotamya’da insanlığın ilk uygarlığını kuran Sümer, Elam ve Akad budunlarında demokrasi ilkesi uygulanmıştır. Gerçekte, bu (Türk) budunlar birleşik bir cumhuriyet kurmuşlardır. Bundan sonra Atina ve Isparta gibi Yunan kentleri, bir tür demokrasi ile yönetilirlerdi. Roma da demokrasi hayatı yaşamıştı.

Türkler, en eski tarihlerde bile ünlü kurultaylarıyla ve bu kurultaylarda devlet başkanlannı seçmeleriyle, demokrasi düşüncesine ne denli bağlı olduklarını göstermişlerdir. Son tarih dönemlerinde Türkler’in kurdukları devletlerde başlarına geçen padişahlar, bu yoldan ayrılacak zorba olmuşlardır.

Kralların ve padişahların baskı yönetimlerine dinler dayanak olmuştur. Krallar, halifeler, padişahlar çevrelerini saran papazların, hocaların etkisiyle Tanrısal haklara inanmış ve dayanmışlardır. Egemenliğin, bu hükümdarlara, Allah tarafından verilmiş olduğu kuramı uydurulmuştur. Buna göre, hükümdar ancak Tanrıya karşı sorumludur. Erk ve egemenliğinin sının yalnız din kitaplannda aranabilir.

Tanrısal haklara dayanan bir mutlakiyet temeli karşısında, demokrasi ilkesinin, gösterdiği ilk tutum oldukça alçakgönüllücedir. O, önce hükümdan devirmeye değil, onun yalnız güçlerini sınırlamaya, mutlakiyeti kaldırmaya çalıştı. Bu çalışma 400-500 yıl öncesinden başlar, tikin erkin, ulustan geldiği; erk, yeteneksiz ve yetersiz bir ele düşerse, onun geri alınabileceği ve bu erkin milletvekillerinden oluşan bir meclis tarafından kullanılması gerekeceği dile getirildi. 16. yüzyılda demokrasi ilkesi, hükümdarlann yetkesini (nüfuz) kırmak için siyasal savaşım aracı olarak kullanıldı. Bu savaşımlarda en son olarak ortaya atılan düşünceler şunlardır: “Erk ulusa aittir. Onu, yasa çerçevesinde bir hükümdara vermiştir. Kimi durumlarda geri alabilir.” 18. yüzyılda ise, demokrasi düşüncesi, karşı konulmaz bir güç ve akım durumuna geldi. Demokrasi ilkesi, ulusal egemenlik ilkesi biçimine girdi ve anayasaya geçti. Artık ulusla hükümdar arasında sözleşme yapma düşüncesi ortadan kalktı. Ortaya, egemenlik bölünüp parçalanamaz ve başkalarına bırakılmaz, düşüncesi çıktı. Bu düşünceyi şöyle açıkladılar: Egemenlik bireylerin, yani tek tek kişilerin iradelerinin üstünde, yine bireylerin oluşturdukları ulusun ortak kişiliğine dayanan genel ve ortaklaşa bir iradedir. Bu nedenle egemenlik tektir, parçalara ayrılamaz ve egemenliğin ortaya koyduğu ortaklaşa irade, onun sahibi olan, ortak kişilik, ulusça hiçbir zaman başkasına aktarılamaz ve bırakılamaz.

Demokrasinin Özellikleri
Demokrasi ilkesi, egemenliği kullanan aracı kim olursa olsun, temel olarak ulusun egemenliğe sahip olmasını ve sahip kalmasını gerektirir. Bu npktayı birkaç sözle açıklayalım:

a) Demokrasi, temelde siyasal niteliklidir. Demokrasi, bir sosyal yardım ya da bir ekonomik örgüt dizgesi değildir. Demokrasi, maddi refah sorunu da değildir. Böyle bir görüş, yurttaşların, siyasal özgürlük gereksinimlerini uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz, demokrasi, özellikle siyasaldır; onun amacı, ulusun, yönetenler üzerindeki denetimiyle, siyasal özgürlüğü sağlamaktır.

b) Demokrasinin birinci özelliğiyle ortak ikinci bir özelliği daha vardır. O da şudur: Demokresi düşü,nceye dayanır; bir kafa sorunudur. Herhalde bir mide sorunu değildir. Yönetim ilkesi de adalete bağlılığı ve erdem, ahlak sahibi olmayı gerektirir. Demokrasi, yurt sevgisidir, aynı zamanda babalık ve analıktır. Demokrasi, temelde bireycidir; bu nitelik, yurttaşın egemenliğe, insan sıfatıyla katılması dolayısıyla kendini gösterir.

ç) Son olarak demokrasi, eşitlikçidir; bu nitelik, demokrasinin bireyci olması niteliğinin zorunlu, bir sonucudur. Kuşkusuz, bütün bireyler aynı siyasal haklara sahip olmalıdırlar. Demokrasinin bu bireyci ve eşitlikçi niteliklerinden genel ve eşit oy ilkesi çıkar.

Demokrasi İlkesinin İçeriği
Demokrasi temeli, bugün çağdaş anayasanın genel bir belgisi gibi görünmektedir. Saltanatçılık (monarşi) ve sınıfçılık (oligarşi) artık zamanı geçmiş eğreti biçimlerden başka bir nitelikte düşünülemezler, gerçi daha şimdi bile başlannda hükümdarlar bulunan devletler vardır. Fakat bunların hemen hepsi, demokrasi ilkesini kabul etmektedirler. Artık egemenliğin sahibi olduğunu ileri sürme’cesaretinde bulunabilecek bir hükümdar pek azdır.

Bir ulusun eylemli olarak demokrasi ilkesini ilan etmesi, o ulusun çoğunluğunun, toplumsal gücünün bir sonucudur. Ulus, yeterince güçlü olursa, gücü ve erki eline alır. Bu olay kimi zaman ayaklanmayla, kimi zaman da hükümdarla barışçıl bir anlaşma yaparak gerçekleşir. Artık bugün, demokrasi düşüncesi sürekli yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci yüzyıl, birçok baskı hükümetlerinin bu denizde boğulduğunu görmüştür. Rus Çarlığı, Osmanlı Padişahlığı ve Hilafeti, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları bunların başlıcalanndandır. Bundan başka demokrasi ile yönetilen Portekiz gibi ılımlı hükümdarlıkların, demokrasinin daha açık bir biçimde uygulanmasını zorunlu kılan cumhuriyet karşısında silindiği görülür. Son olarak bugün İngiltere, Belçika gibi büyük, demokrasilerin yönetimlerinin de daha belirgin ve daha iyi düzenlenmiş bir demokrasinin gerçekleştirilmesi yolunda çalıştıkları görülmektedir. Demokrasi düşüncesi, çağdaş anayasanın bir belgisi olmakla birlikte bu düşünce, çok eskidir.

Demokrasinin Tarihsel Gelişimi
Demokrasi Tarihi; Eski Yunan’daki site devletlerinin tarihi, bir yönetim biçimi olarak demokrasiyle oligarşi (takım erki) arasındaki mücadelelerle doludur. Bu, gerek sitelerin (özellikle Atina) kendi politik yönetim yapılarının içerisinde, gerekse birbirine karşı (Atina ile Sparta) yürüttükleri bir mücadeleydi. Bu mücadele İÖ 4. yüzyıldan başlayarak sitelerin bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak bozulmalarıyla demokrasinin zararına sonuçlandı. Bununla birlikte sitelerin olgunluk çağında (İÖ 6. ve 5. yüzyıllar) politik uygulama ve düşünce düzeyinde ortaya konanlar demokrasi açısından büyük önem taşır. Atina’da uygulanan demokrasi örneğinde iki özellik dikkati çeker: Başta, ilk demokrasi uygulamasının sürdüğü Atina sitesinde yaklaşık 30 bin yurttaş bulunurken, bu sisteme hiçbir biçimde katılmayıp Atinalı yurttaşlara hizmet eden yaklaşık 100 bin köle vardı. İkincisi Atina’da demokrasi doğrudan bir nitelik taşımaktaydı. Yasalar geniş katılımlı halk meclislerinde yapılıyor, çeşitli kamu görevleri rotasyon (yerdeğişim) yöntemiyle sürdürülüyordu. Bunun sonucu olarak da Atinalılar zamanlarının büyük bölümünü kamu etkinliklerine ayırmak zorundaydılar. Tüm Atinalıların politikaya ülke yönetimine bu derecede yoğun olarak katılabilmeleri ise ancak öteki işleri kölelerin yaptığı bir toplumda gerçekleşebiliyordu. Romalılar demokrasi konusunda kuramdan çok uygulamayla ilgilendiler. Özellikle Cumhuriyet Roması’nın anayasal yapısında belirli bir güçler ayrımına dayanılarak oluşturulan çeşitli karşılıklı denetim kuruluşları, tek erkçi monarşist ve soylu erkçi aristokratik öğelerle yanyana yer almakla birlikte belirli bir demokrasi anlayışı getirmişti. Özellikle Roma hukuk sistemindeki benzer ve eşit hukuk uygulama anlayışı, uzantıları günümüze kadar gelen bir dizi ilkenin ilk örneğini oluşturuyordu.

Ortaçağ boyunca demokrasi yönetimi uygulamaları ortadan kalktı. 16. yüzyıldan başlayarak Rönesans ile birlikte yeşermeye başlayan yeni ülküler, Protestanlığın dünyaya bağlılığı öne çıkartan öğretisi ve özellikle kentlerde beliren orta sınıf demokrasiyi yeniden gündeme getirdi. Kentlerde yoğunlaşan bu orta sınıfın, özellikle deniz ticaretiyle gelişen İtalyan ve Kuzey Almanya (Hansa) kentlerinin yönetiminde, günümüzdeki belediyelere benzer bir örgütlenme biçimi oluşturmaları, demokrasinin gelişmesi açısından önemli deneylerdir.

Günümüzdeki anlamda demokrasinin ortaya çıkışı 17. yüzyıl İngilteresi’nde görülür. Bir kanlı iç savaş (1640-1648) ve bir kansız devrim (1688-1689) yaşayan İngiliz halkı, bu yıllarda ülkedeki demokrasinin temelini atmaktaydı. Bu ülkedeki parlamento, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla gelişmesi ise uzun yıllar alacaktı. İngiltere’de demokrasi mücadelesi, kralın yetkilerinin parlamento yararına kısılması, bir başka deyişle kralın yetkilerini parlamento ile paylaşmaya zorlaması biçiminde gelişti. Oysa tek erkçiliğin bulunmadığı Amerikan toplumunda böyle bir mücadeleye gerek kalmamakta, ülkede soyluluğun bulunmayışı Kongre’nin İngiliz Parlamentosu’na oranla demokrasiye daha uygun yapıya sahip olabilmesini olanaklı kılıyordu. 18. yüzyıl Fransası’nda durum oldukça değişti. Krallık yetkililerini kimseyle paylaşmaya yanaşmıyor, karşıtlarına sert davranıyordu. Gelişen orta sınıfınsa buna daha fazla katlanmaya niyeti yoktu. 1789′da gerçekleşen Fransız Devrimi’nde orta sınıfın önderliğindeki halk kitleleri, yönetimi kendileriyle paylaşmaya yanaşmayan krallığı ortadan kaldırdı. Devrimin demokrasi açısından öne çıkardığı kavramlar “halk egemenliği” ve “temsili demokrasi” oldu. Bu anlayışa göre; “tüm egemenliğin kaynağı ulustur. Yasalar, genel istemin bir anlatımıdır ve tüm yurttaşlar kişisel olarak ya da temsilcileri yoluyla onun oluşturulmasında yer almak hakkına sahiptirler.”

19. yüzyılda, demokrasi ilkelerinin hızla yayılmasından en fazla, Rusya ve Avusturya başta olmak üzere, dönemin mutlak krallıkları korkuya kapıldılar. Özellikle Napolyon Savaşları ile tüm Avrupa’ya yayılan bu görüşlerin gelişmesini önleyebilmek için aralarında Kutsal İttifakı oluşturdular. Yine bu amaca yönelik olarak, gerektiğinde bir başka devletin içişlerine karışma, bu yönetimlerin demokrasi istemlerini bastırmak için başvurdukları bir yöntem oldu.

20. yüzyılın ilk yarısı, temsili demokrasi anlayışına uymayan, üstelik ona tepki olarak gelişen birtakım eğilimlerin güç kazandığı bir dönem oldu. 1917′de Rusya’da gerçekleşen Bolşevik Devrimi, Marksçı düşünce doğrultusunda, kısa süren “Sovyet demokrasisi” deneyinin ardından proletarya diktatörlüğünü oluşturuyordu. Öte yandan 1922′de İtalya’da Mussolini’ nin önderliğinde Faşistler, 1933′te Almanya’da Hitler’in önderliğinde Naziler, 1936-1939′da da İspanya’da Frankocular, ülkelerindeki demokrasi yönetimlerini devirerek iktidarı ele geçirdiler. Bu gelişmelerin izlerine dönemin öteki devletlerinde de rastlanır, Bulgaristan, Yunanistan, Polonya ve Avusturya gibi ülkelerde de demokrasiden uzaklaşma eğilimleri gözlendi. İkinci Dünya Savaşı ve Müttefiklerin savaştan üstün çıkmaları, gelişmelere bir başka yön verdi. Bu kez de dünya temsili demokrasiler ve Sovyet tipi yönetimler olarak iki genel anlayışın etkisine giriyordu. Yine de temsili demokrasi, Batı dünyasında büyük çoğunluğun yönetim biçimi olarak iyice belirginleşti. 1989 sonunda Doğu Bloku’ndaki çözülme, ardından SSCB ile Yugoslavya’nın dağılması, bu devletleri oluşturan federal devletlerde demokrasiye geçişi hızlandırdı.

Demokrasi, Demokrasinin Tarihi, Demokrasinin Gelişimi, Demokrasinin Tarihçesi, Demokrasinin Tarihsel Gelişimi Kısaca, Vikipedi, Demokrasinin Tarihsel Gelişimi Özeti,
Başvuru Kaynakları Başvuru Kaynakları